TÜRKİYE’DE KORKU SİNEMASI

İlk örnekler

İlk örneği Türkiye’nin sinemaya girişinden 35 yıl sonra 1949 yılında ortaya çıkan, 4 sene sonra 1953 yılında evrensel bir korku unsuru olan vampir ile yoluna devam eden Türk Sineması’nda korkunun tam olarak bir tür olarak sayılabilmesi, 2000’li yıllarda Büyü filmi ve sonrasında çekilen cin unsurlu korku filmleri ile başlamıştır. 2000 öncesinde çekilen filmler Avrupa kaynaklı korkulardan beslenmiş, yeterli bütçe ile desteklenememiş, İslamlaştırılmaya çalışılıp başarılamamış örneklerden oluşmuştur.

1953 tarihli Drakula İstanbul’da filmi o dönemin koşullarına göre oldukça başarılı bir film olmasına karşın Türk seyircisini etkilemeyi başaramamış ancak yurtdışında oldukça ilgi görmüştür. Aynı şekilde 1973 yılında tüm dünyada izlenme rekorları kıran Exorcist filminin İslami uyarlaması olan 1974 yapımı Şeytan filmi de söyleminde cin çıkarma yerine şeytan çıkarma kullanımından dolayı başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Oysa cin çıkarma ile şeytan çıkarma okunan dua ritüelleri dışında aynı işlevin farklı dinlerdeki  isimleridir.

2000 öncesindeki bu filmlerin arasından sıyrılan, Kutluğ Ataman’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği 1995 yapımı Karanlık Sular oldukça başarılı sanatsal bir korku filmi olmakla birlikte, Türk seyircisinden geçerli notu alamamış ancak yurtdışında birçok ödül kazanmıştır. Vampir unsuru taşıdığı gerekçesiyle seyirciler tarafından filmin dışlandığı düşünülebilir.

İnançları Yansıtan Tür: Korku

Korku sineması bir tür olarak uzun yıllar sinema endüstrisinde çöp olarak nitelendirilmiş ancak Amerikan Sineması’nın oldukça fazla üretimi sonucunda çöp olmaktan kurtulup bir tür olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Korku sineması tür olarak inançlardan beslendiği için muhafazakar bir tabanı olan, alt metinlerinde gelenekselliğin vurgularını yapan bir türdür. Dolayısıyla korku sineması bir ülkeye ait olarak yükselişe geçtiğinde, o ülkenin genel inanç sistemine ve geleneklerine bağlı olarak şekillenmektedir. Hıristiyan inancında yer alan hayalet, vampir, kurtadam, cadı; Budist inancında bulunan intikamcı ruh üzerinden şekillenen ülke korku sinemalarına karşılık; Türk korku sineması’nın İslam inancında yer alan cehennem, kıyamet, Deccâl ve cin korkuları etrafında şekillenmesi oldukça anlaşılır ve olması gerekendir. Ayrıca bu filmler incelenirken halkbilim ve inançlar üzerinden değerlendirilmeleri de gerekmektedir.

Cin Unsurlu Filmlerin Başlangıcı

2004 yapımı Büyü filmi, Türk inanç sisteminde adı dahi anılmak istenmeyen, adının anılmasından kaçınılan cin unsurunu merkezine alarak yapılandırılmıştır. Büyü ve cin bağıntısını, bir köyün lanetiyle sentezleyip Amerikan tarzı bir kurguyla izleyicilere sunulmuştur. Hemen sonrasında 2005 yılında Hasan Karacadağ’ın yazıp yönettiği, konusunu Japon korku filmi Kairo ile paylaşan D@bbe‘de kıyamet korkusu ve cin beyazperdede birleşmiş; böylelikle Karacadağ’ın üreteceği serinin devamı ile cin unsuru Türk Sineması’nda belli bir konuma yerleşmiştir.

Yine bu dönemde Biray Dalkıran’ın Araf, Cehennem 3D filmleri İslami inançla, evrensel inançların sentezinden oluşmuş ancak yeteri kadar başarı kazanamamıştır. Bunun başlıca nedeni hayalet inancının İslam inancında yer almıyor olmasıdır. 2007 yılında Tan Tolga Demirci tarafından çekilen Gomeda sanatsal ve sürreal bir korku sineması örneği olmuştur ancak bu film de Türk izleyicisi tarafından beğeni toplayamamış, büyük ihtimalle Freudyen bir bakış açısıyla çekildiği için anlaşılamamıştır. 2006 yapımı Küçük Kıyamet ise hayalet korkusu ile başlayıp paranormal olaylar eşliğinde deprem korkusuyla sonlanan başarılı bir sanat filmi olarak gişede başarıyı yakalayabilen istisnai bir Türk korku filmi olmuştur.

Cin unsurunun Anadolu kökenli bir korku öğesi olarak beyazperdede yer almaya başlaması Alper Mestçi’nin Musallat filmiyle başlamıştır. Anadolu köylerinde yüzyıllardır anlatılagelen efsanelerin, öykülerin Türk korku sineması’na geçiş başlangıcı Musallat filmidir. Kentle köy arasında gidip gelen bu filmden sonra, birçok film köy – kent ikilemini kullanmaya başlamıştır.

Cinli film, hayaletli film ayrımına gelecek olursak; bu konuda da hatalı bir düşünce oluşmuş durumdadır. Bir film korku, gerilim, dram gibi türlere ayrılmakla birlikte kendi içerisinde cinli ya da hayaletli olarak ayrılmamaktadır. Filmde cin unsuru korkutma amacıyla kullanılmışsa cin unsurlu film, hayalet unsuru korkutma amacıyla kullanılmışsa hayalet unsurlu film olarak değerlendirilmesi gerekir. Örneğin Münafık filmi cin unsurlu bir filmdir ancak düğüm noktasından sonra finali farklı bir biçimde sonlanmaktadır. Buna rağmen filmin son dakikasına değin cin unsuru korkutma işleviyle kullanıldığı için bu film cin unsurlu bir korku filmidir. Cin unsurlu filmler kendi içerisindeki klişelere göre ayrılacak olursa; cin-büyü unsurlu ya da cin-musallat unsurlu olarak ele alınabilir. Çoğu izleyicinin “yine mi cin filmi” olarak nitelendirdiği filmler, büyü-cin ya da cin-musallat düzleminde şekillendirilmiş, artık klişelerine aşina olunan filmlerdir.

Klişelere değinecek olursak; birçok izleyici cinler konusunda araştırma yapmaksızın, kulaktan dolma bilgilerle beslenmiş olduğundan maalesef filmlerde kullanılan klişe dışı kullanımları gerçekdışı olarak nitelendirebilmektedir. Klişe olarak ayna tüm ülke korku sinemalarında olduğu gibi Türk korku sinemasında da sıklıkla kullanılmaktadır. En sık karşılaştığımız klişelerden bir diğeri ise yine diğer ülke sinemalarında ve özellikle de Amerikan Sineması’nda sıklıkla görülen kabus içinde kabus görme durumudur. Bunun dışında gözlerin farklı renklerde ve şekillerde kullanımı oldukça derin bir konu olmakla birlikte, cin unsurlu korku filmlerinde cin ile insan ayrımını vermek için kullanılan klişelerden biri haline gelmiştir.

Bazı filmler ise klişelerden sıyrılmaya çalışarak, Türk korku filmlerine yenilik getirme çabalarında bulunmuştur. Örneğin Karacadağ’ın Magi filminde yer alan cine ateş etme yaratıcı ve klişelerden sıyrılan bir sahne olmasına rağmen, birçok izleyici “Cine de kurşun sıktın ya yok artık” şeklinde eleştiride bulunmuştur. Tüketim toplumu içerisinde bilgiler yalnızca internet arama motorlarında aranmaya başlandığından ve kitaplar gençler açısından değerini yitirdiğinden bu durumlarla karşılaşılması artık olağan hale gelmiştir. Oysa ki kitaplarda yer alan bilgiler ışığında hatta ona dahi gerek olmaksızın gündelik hayatta bulunan “kurşun dökme geleneği”nin dayanaklarını bilmeksizin bu söylemlerde bulunmak, Türk korku sinemasının maalesef klişelere dönmek zorunda olduğunu hissetmesine neden olmaktadır. Birçok izleyici filmlerden öğrendikleri bilgiler ışığında konuya hakim olduğunu zannetmekte, dolayısıyla da bilinçsiz izleyici konumunda bulunmaktadır. Hem klişelerden sıkılıp hem de klişeleri bekleyen bu izleyiciler nedeniyle, Türk korku sinemasının tıkanışa geçmekte olduğunun da farkına varmak gerekmektedir.

Sinema Bir Sanat Dalıdır

Senaryo yazımı ve sanatsal korku filmlerini hakkıyla başaran Alper Mestçi ve Hasan Karacadağ dışında, Helak: Kayıp Köy filmi ile bu alana kayan Özgür Bakar, Münafık filmi ile Özkan Aksular, Baskın filmi ile Can Evrenol ile sanat sineması korku türü içerisinde ayakta kalmaya çalışmaktadır.

Korkunun sanatla buluşması konusuna gelecek olursak, inançların beyazperdeye sürreal görüntülerin de içerisinde bulunduğu bir şekilde aktarılması olarak özetlenebilir. Soyut inanç imgelerinin çeşitli imge ve semboller yoluyla, bazen somutlaştırılarak anlatılması yoluyla üretilir. Türk korku sinemasında ise bu durum, inanç unsurlarının sanata hizmet edecek şekilde beyazperdede yansıtılarak yeniden yapılandırılması durumudur. Yönetmen ve senaristlerin oldukça iyi araştırmaları sonucu oluşabilecek bu atmosfer genellikle senaryosunu kendi yazan ve filmi yöneten kişiler tarafından başarılabilmiştir. Bunun başlıca etmeni kendi araştırmaları ve bilgileri ışığında oluşturduğu senaryoyu filme aktarırken, kamera vizöründen hayalinde yarattığı görüntüyü yakalayabilmenin başarısı olduğu söylenebilir. Ancak birçok düşük bütçeli, sinemaya heves duyan ancak sinema bilgisi olmayan yönetmenler tarafından yapılan başarısız filmlerde bu tip unsurlar bulunmamaktadır.

Azem 3: Cin Tohumu filminde yer alan duvara ayna çakma, Cin Kuyusu ve Azap filmlerindeki cin düğünü sahneleri gibi sanatsal sekansların bazı filmlerin içerisine serpiştirilmesinin dahi o filmi diğerlerinden ayırmamızı sağladığını da vurgulamak gerekir.

Korku Filmi Çekmek Kolay Değil, Zordur!

Genel inanışın aksine korku filmi çekmek düşünüldüğü kadar kolay bir iş değildir. Korku filminde atmosferin gerçekçi ve iyi yapılandırılmasının yanısıra makyaj ve oyunculukların da oldukça titizlikle şekillendirilmesi gerekmektedir. Birinden biri başarısız olduğunda izleyici filmden anında kopmaktadır. İzleyiciyi korkutabilmek adına gerçekçi bir oyunculuk ve gerçekçi bir senaryo oluşturulması şarttır. Küçük bir film hatası ya da senaryoda bulunan bir mantık hatası izleyiciyi filmden koparacağından, titiz çalışılması gereken bir film türüdür. Dolayısıyla bilgi, emek, yürek gerektiren korku sineması aslında “ben de yapabilirim”i kaldırabilen bir film türü değildir. Birçok vasatın altında değerlendirilebilecek filmin ortaya çıkışı maalesef bu genel kanıdan kaynaklanmaktadır.

İyi Film = İyi Gişe

Hasılat oranları incelendiğinde reklamın değil filmin kalitesinin gişeleri belirlediği açıkça görülmektedir. 2016 yılında çekilen Alamet-i Kıyamet, Doğa Can Anafarta’nın ikinci projesi olmakla birlikte, ilki kadar başarılı oyunculuklar, senaryo ve yönetimle bu yılın 2. yüksek gişesine sahip olan film olmayı başarmıştır. Konusu Satanist bir tarikat düzleminde oluşturulmuş olsa dahi Deccal ve kıyamet alametlerini içerisinde barındırması izleyicilerin İslami inancıyla örtüşmüş görünmektedir. Kıyamet alametleri ile gerçekleşen olayların bağlantıları eşliğinde oluşturulan sentezin Amerikan tarzı kurguyla birleştirilmesi filmi başarılı kılmıştır. Yine satanist bir tarikat içeren Magi ise bu yılın en başarılı gişesini elde eden film olmuştur.

Filmlerin başarılarının ardında yönetmen ve görüntü yönetmenlerinin başarısı bulunmaktadır. Filmler bir yönetmenin bakış açısı sayesinde, kullandığı kurgu ve semboller ışığında başarılı ya da başarısız olmaktadır. Bu bağlamda filmin oyuncularına değil öncelikle yönetmenine bakılarak film seçilmesi gerektiği de artık anlaşılmalıdır.

Ancak her filmde bu durum söz konusu olamamaktadır; Münafık ve Helâk: Kayıp Köy oldukça başarılı filmler olmalarına karşın gişede başarılı olamamıştır. Bu durum da bir yandan sinemanın bir sanat dalı olduğunu kanıtlayan filmlerin gişede başarısız olabileceğini göstermektedir. Yoğun araştırmalar ile çekilmiş, oldukça iyi senaryolaştırılmış ve kurgulanmış sanatsal filmler, Türk korkusever izleyiciler tarafından bilgi eksiklikleri nedeniyle anlaşılamamaktan dolayı gişede başarısız olmaktadır. Örneğin Helâk: Kayıp Köy filminde görülen birçok sahne Özgür Bakar’ın kabir azabı üzerine yaptığı araştırmaların oldukça başarılı görselleştirmelerinden oluşan bir yapıya sahip olmasına karşın, kabir azabı hakkında bilgisi olmayan izleyiciler tarafından anlaşılamamış bir filmdir.

Hasılat oranlarının bu kadar düşük olma nedenlerine gelecek olursak; birçok sözde “Türk korkusever” sinemada film izlemek yerine filmin internete düşmesini beklemekte ya da filmin başarılı olduğuyla ilgili oldukça fazla yorum duyması sonrası bilet alıp sinemaya gitmektedir. Bu bağlamda malesef kötü filmler hakkında yapılan gişeyi arttırma amaçlı olumlu eleştirilerle de sıkça karşılaşılabilmektedir. Dolayısıyla bol reklam yapmak değil, filmi gerçekten başarılı çekmek Türk korkuseverleri sinemada bilet almaya yönlendirmektedir.

Başarılı çekmenin yanı sıra filmin anlaşılır olması da izleyiciler açısından önem taşımaktadır. Zira bir izleyici anlayamadığı bir film hakkında olumlu eleştiri yapmak yerine onu “saçma” bulduğuyla ilgili açıklamalarda bulunmaktadır. Birçok sanatsal korku filminin maalesef gişedeki başarısızlığı bundan kaynaklanmaktadır.

Şimdiye değin yoğun olarak sinemada film izleyen bu topluluk, maalesef vasatın altındaki filmler sonrasında sinemada film izlemeyi bırakmıştır. Sinema filmleri sinemada izlenmemekte, tüketim toplumuna dönüşmüş olarak internete düşünce izlenmektedir.

Sonuç olarak sinemanın bir sanat dalı olduğunun unutulmaması gerektiği, yürekle çekilmediği sürece başarısız filmlerin gösterime girmeyeceği Türk korku sineması günleri  dilekleriyle…

Türk Korku Sineması Bitiyor mu?

Türk korku sinemasının özellikle 2016 yılına geldiğinde bir tıkanma sürecine girdiği görülmektedir. Hızlı bir ivmeyle ortaya çıkmış, oldukça emin adımlarla ilerlemiş olan Türk korku sinemasının bu çıkmaza girmesindeki en büyük etkenleri düşük bütçe, kötü senaryo, klişelere sığınma, yaratıcılıktan ve sanattan yoksunluk oluşturmaktadır. Birçok seyirci “yine mi cin filmi” derken aslında yaratıcılıktan uzak cin unsurlu senaryolardan sıkıldığının altını çizmektedir. Cin yalnızca büyü ya da musallat kavramlarıyla beraber düşünülmesi gereken bir konu değildir, birçok farklı unsur araştırılıp incelenerek çok daha farklı izlek içeren cin unsurlu filmler üretilebilir.

Türk korku ve fantastik edebiyatında özellikle 2000’li yıllarla birlikte oldukça ilerleme görülürken sinemanın cin unsurlu filmler konusunda senaryo açlığına düşmesi oldukça gariptir. Maalesef içinde bulunulan bu çıkmaz, düşük bütçe ve telif hakkı ödememek adına kendi başına senaryo yazmaya kalkan yetersiz kişilerin çoğalmasına yol açmaktadır. Türk korku edebiyatı içinde yer alan roman ve derlemelerin, Türk korku sinemasını bu çıkmazdan kurtarmak adına sarınılabilecek en iyi dal olduğunu belirtmek de fayda var.

GÖSTERİME GİREN TÜRK KORKU FİLMLERİ LİSTESİ 

Çığlık 1949

Drakula İstanbul’da  1953

Ölüler Konuşamaz Ki 1970

Şeytan 1974

Karanlık Sular 1995

Büyü 2004

D@bbe 2005

Araf 2006

Küçük Kıyamet 2006

Gomeda 2007

Musallat 2007

Semum 2008

Konak  2009

D@bbe 2 2009

Üç Harfliler: Marid 2010

Cehennem 3D 2010

Mühürlü Köşk 2011

Karadedeler Olayı 2011

Musallat 2: Lanet 2011

D@bbe: Bir Cin Vakası 2012

Görünmeyenler 2012

Dönüşüm: Htr2b 2012

El-Cin 2013

D@bbe: Cin Çarpması 2013

Şeytan-ı Racim 2013

İblisin Oğlu 13. Vahşet 2013

Ammar: Cin Tarikatı 2014

Azem: Cin Karası 2014

Tamaya: İfrit 2014

Muska 2014

Azazil: Düğüm 2014

D@bbe: Zehr-i Cin 2014

Siccîn 2014

Ümmü Sıbyan: Zifir   2014

Katran  2015

Münafık 2015

Mihrez: Cin Padişahı 2015

Ezan 2015

Azem 2: Cin Garezi 2015

Helâk: Kayıp Köy 2015

Şeytan-ı Racim 2: İfrit 2015

Hannâs: Karanlıkta Saklanan 2015

Alkarısı: Cin-net 2015

Siccîn 2 2015

Deccâl 2015

Üç Harfliler 2: Hablis 2015

Dab6e 2015

Vesvese: Cin Tuzağı 2015

Kü’fa: Cin Kapanı 2015

Cin Kuyusu 2015

Hüddam 2015

Azap 2015

Baskın: Karabasan 2015

Mel-un 2015

Çağrılan 2015

Ceberrut 2015

Azazil 2: Büyü 2016

Azem 3: Cin Tohumu 2016

Kabr-i Cin: Mühür 2015

Şeytan Papuçta 2015

Magi 2015

İfritin Diyeti: Cinnia 2015

Alamet-i Kıyamet 2016

Cinni: Uyanış 2015

Şeytanın Çocukları: El Ebyaz 2015

Gizem Şimşek Kaya

İstanbul doğumludur. Marmara Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nden mezun olan Şimşek, yüksek lisansını İstanbul Kültür Üniversitesi İletişim Tasarımı Anabilim dalında ve doktorasını Marmara Üniversitesi Radyo-TV, Sinema Anabilim dalında “Sinemada Korku Ve Din: 2000 Sonrası Amerikan Ve Türk Filmlerinde Cin Unsurunun Çözümlemesi (Eleştirel Kuram Ve Göstergebilimsel Metodoloji Çerçevesinde)” adlı teziyle tamamlamıştır. Sinemada eleştirel kuram ve inançlar, Türk korku sineması, sinema ve halkbilim üzerine çalışmalar yapmakta olup bu konular üzerine birçok ulusal ve uluslararası yayını bulunmaktadır.