Yargılayan Kapı

Herhangi bir gün, herhangi bir yerde, herhangi bir saattin herhangi bir dakikasında herhangi bir pişmanlık; bir apartmanın en üst katındaki bir terastan kafanıza bir saksı gibi düşebilir. Herhangi bir kadın ya da herhangi bir adam olabilirsiniz o saksı düştüğünde hatta sıradan bir işyerinde sıradan bir işçi ya da bir patron da. Ne de olsa saksı geliyorum demez.

Kötü bir yıl geçiriyordum. İlişkim kötü bile gidemiyordu çünkü devrilip çoktan enkaza dönmüştü. Bir süredir depresif bir ruh hali içindeydim ve dolayısıyla da şalterlerim bırakın dünyayı evrene karşı dahi inikti. Evrene gönderdiğim mesajlar kayboluyor, taahhütlü yollamadığım için geri de dönmüyordu. Bir paradoksun girdabında savrulup duruyordum adeta. Bir şeylerin değişmesi lazımdı; zihnimde, hayatımda, bakışımda. Değişim dediysem yanlış anlamayın; ne kan içesim var ne de zombi olasım. Kurtadamlardan da Michael J. Fox değilse hiç haz etmem. Kafka’nın Gregor’u olmaya da razı değilim ama yine de kımıldanma gerekiyor. Evet haklısınız; biraz kararsız, biraz huysuz ve oldukça da depresifim. Size geçirebildiysem bu duyguyu hadi yine iyisiniz. Benim yerimde olmayı istemeyip, halinize şükretme durumuna çoktan ulaşmışsınızdır.

Neyse konuyu uzatmayalım. O gün pencereden bakıp temiz havayı içime çektim ve o gün bugün dedim. Hadi değişimi deneyelim. Yalnızlığımın ortaklarından biri olan kara kedimi doyurdum. Kedimden korumak için üzeri kapalı bir akvaryumda beslemekte olduğum Japon balığıma yem verdim ve uzun zamandır elimi sürmediğim kapının kulbuna çekmek suretiyle dokunarak evden çıktım. Gerçi çıkarken kapı seslendi sanki ardımdan; “Pişman olacaksın, gitme” diye ama sonuçta kapıdır dedim, ciddiye almadım ve çarpıp çıktım.

Sokaklarda yürümeye başladım. Pencereden dışarı bile doğru dürüst bakmamış, baharın gelmiş olduğunu fark etmemiş olduğumu burnuma dolan toprak ve çimen kokusuyla anladım. Bahar gelmiş, yeşillik olan yerlerde çiçekler açmıştı. Kendimi eve hapsedeli kaç ay olmuştu diye düşünmeye başladım sonra. Zihnimdeki hesap makinesi çalışmaya başladı ama sanırım uzun zamandır kullanılmamış olduğundan işlevini yerine getiremedi. Peki dedim, sonra deneriz tekrar, sen biraz ısın. Örneğin şu yerdeki papatyaları saymakla başla, anca…

Uzun zamandır kendimi kötü hissettiğimden olsa gerek, bir süre sonra yere bakar şekilde ve kambur yürümekte olduğumu fark ettim. Etraftaki insanlar tarafından ezik büzük bir tip olarak göründüğüme kanaat getirip omuzlarımı geri attım. Kendine güvenin geri gelmesi omuzlarla bile mümkünmüş, böylelikle bir hareketle öğrendim.

Agorafobimi yenmeye başladığımı hissederken, İstanbul’da artık sayısı giderek azalan, içinde yeşilin olduğu parklardan birine henüz girmiştim ki, yerde ölmüş bir güvercin gördüm. Hayvan ölüsüne hiç dayanamam. Ben çocukken bir kanaryam vardı. Her sabah geceleri rahat uyumasını sağlayan örtüyü kaldırıp onu da uyandırırdım. Bir sabah örtüyü kaldırdığımda derin bir uykuda olduğunu gördüm, öyle derindi ki kafesin zeminine öylece yan yatmıştı. Bu ölümle ilk karşılaşmamdı. Hemen annem gelerek kafesi açtı ve ölmüş kanaryamı yumuşak hareketlerle, incitmemeye çalışır gibi kafesin zemininden aldı. Bana dönerek “Alışacaksın. Her canlı bir gün ölür. Önemli olan beraber geçirdiğimiz günlerin hatırına onu nasıl uğurladığımız” dedi ve arka bahçeye açılan mutfaktaki kapıya yöneldi. Peşi sırada arkasında yürümeden önce kafese baktım tekrar, artık kafesin boş kalacağını anlamıştım.

İnsanlar umarsızca sağından solundan geçiyor ancak koca parkta kimse zavallının cesedini çimlerin üzerine yatırmaya dahi yeltenmiyordu, biraz daha orada kalırsa biri üzerine de basacaktı muhtemelen. İçim sızladı, bu arada sinir sistemim alarm verdi: “Bu hiç iyi bir işaret değil”. Sinir sistemimi elimin tersiyle iterek_ki bunu çıkarken kapıya da yapmıştım_ güvercinin cesedine yaklaştım. Sıcaktı, henüz soğumamıştı bile ama kalbi çarpmıyordu artık. Benden önce onu fark edip, umarsızca çekip gitmeyen vicdanlı birine denk gelip veterinere yetiştirilseydi belki şimdi yaşıyor olacaktı zavallı hayvan. Bir zamanlar canlı olan güvercini yavaşça çimlerin üzerine bırakırken, içimin sadece onu buraya bırakıp, arkamı dönmeye elvermeyeceğini de hissettim.

Çimleri yolmaya başladım. Değişim başlamıştı. Yılların üzerimde, ruhumda, bedenimde biriktirdiği ve ağırlığını hesaplamayı dahi düşünmediği her acıyı çimlerden çıkarmaya başladım. Çimler bitince, tanrının bizi yarattığı malzeme ortaya çıktı. Bu kez tanrıdan intikam alırcasına toprağı tırnaklarımla acıtmaya başladım. Güvercin bu intikamım karşısında “Bunu benim için mi yoksa kendin için mi yapıyosun?” diye sorarcasına sanki bana bakıyordu ölü gözleriyle. Bense kazıyordum, tırnaklarımın arası acılarım kadar karaydı artık. Birden omzuma bir el dokundu, olduğum yerde zıpladım. Nerede olduğumu, ne yaptığımı öyle unutmuşum ki, korktum. Omzuma dokunan ele doğru döndüğümde ise gülümseyen bir yüzle karşılaştım. Aslında o gülümsemiyordu, gülümseyen hayata ışıkla bakan gözleriydi.

“Ne yapıyorsun böyle?” dedi ya da ışıldadı sadece emin değilim. Önce kim olduğunu anlayamadım ancak bir yerden hatırladığımdan da emindim, bir yandan da güneş ters açıyla gözlerime girerek sesin sahibinin yüzünü kapatıyordu.

“Güvercin” dedim, “Yolun ortasındaydı. Öyle bırakamadım. Gömüyorum”

Gülümsedi, “Beni gömecek kadar kazmışsın. Bence yeterli bu kadarı…”

Evet tanıyordum. Depresyon öncesi dünyamda_ki ne kadar öncesi olduğunu hesaplayamamıştık hatırlarsanız_ sevgilimin arkadaşlarından biriydi. Bazen hep beraber çıkar, sohbet eder, yeni keşfettiğimiz filmlerden, kitaplardan, sanatçılardan bahsederdik. Ben kendimi eve hapsettiğimden beri, o dönemden kalma kimseyle görüşmemiştim. Şimdi ise geçmişe dair bir ışık tüm canlılığıyla karşımdaydı.

Beraber güvercini gömdük tabii, hatta bayağı bir tümsek oluştu işimiz bittiğinde, ama o kısmı uzatmayacağım. Sonra yeni şeylerden bahsetmek yerine geçmişi deşmeye karar verdik. Daha doğrusu o neler yaşandığını bilmek istiyordu. O yürüdü, ben takip ettim, bir çay bahçesinde oturduk. O sordu, ben bazen ona, çoğu zamansa uzaklara bakarak anlattım yaşananları. Birilerine içini kusmak iyi geliyormuş, konuştukça fark ettim. Sevgilimle pardon eski sevgilimle o da görüşmüyormuş. Ayrıldığımızdan beri o da haber alamıyormuş arkadaşından, yani AKUT enkazın altından ikimize de ulaşamamış.

Saatler saatleri kovalayıp, zaman ilerledikçe geçmişten bugüne gelmeye başladık. Güneş sol köşemizden sağ köşeye ilerlemiş, uyku vaktinin geldiğini belirtircesine üzerimizdeki sıcaklığını çekmeye başlamıştı. O ışıldayan gözleriyle gözlerime bakıp “Sen üşümedin mi?” diye sordu. Üzerimdeki montu çıkarıp verme ile başka bir yere gitmek arasında zihnim gidip gelirken, bana sokuldu. “Hadi sana gidip eski günlerdeki gibi film izleyelim mi, ne dersin?” Cümleyi duysam da, zihnim cümleyi anlamlandırmakta oldukça zorlandı. Algılayıp cevap vermem yaklaşık 2 dakikamı aldı herhalde, aptallaşmıştım. Değişimin geçmişe ait biri ile başlaması ya da kımıldamadan geçmişte kalmak arasında takılırken ağzımdan rabıtasız bir “Olur” çıktı ama bir yandan da zihnim allak bullak olmuştu. Doğru ile yanlışın, keşke ile belkinin ikileminde kararı vermiş bulundum farkında olmaksızın.

Yürümeye başladık. On dakikalık mesafe uzadıkça uzuyordu. Zihnim yürüdüğümüz yol oluyor, kararımı sorguluyor, bazen ayaklarım geriye gidiyormuş gibi hissettiriyor ancak ev yine de yaklaşıyordu.

Evin kapısına ulaştığımızda ben hala verdiğim cevaptan emin değildim. Bir bahane bulup vazgeçme düşüncesi ile koltukta beraber film izlemenin hayali arasında gidip geliyordum. Bunlara rağmen elim sanki bu ikilemler arasında değilmişçesine kapının kulpunu tutarak itti. Böylelikle apartmana girmiştik. Merdivenler cehenneme ya da cennete giden basamaklar arasında gidip gelirken evin kapısına varmıştık. Artık dönüş yoktu, anahtarı çıkardım ve girdik içeri.

Önce her şey normaldi. Kedim bacaklarımıza sürünüp miyavladı. Ben kahve, çay bir şey isteyip istemediğini sordum. “Kahve” dedi, gülümseyerek. Kedimle beraber kahve hazırlamaya giderken biz, o duvarlara astığım resimlere, posterlere bakıyordu.

Mutfakta elim ayağıma dolaşırken, kedim de sağ olsun ayağıma dolaşarak işleri iyice güçleştiriyordu. Bir yandan da ardına sığınabileceğim bir bahane bulabilir miyim diye çekmeceleri karıştırıyordum. Çekmecelerden yalnızca kaşık ve bardak çıkınca kahveleri hazırlayıp yanına, salona geçtim. Televizyonun önündeki dvdlerin bulunduğu rafın önünde bağdaş kurmuş oturuyordu. Kahvesine uzanmak için elini uzattığında, eli elimde bir kıvılcım çaktı. Kapı arkamdan söylendi; “İyiye gitmeyecek demiştim, yapma”…

Kahve kokusuna onun kokusu karışmıştı. Baharı müjdeleyen mayhoş bir çiçek kokusu burnumu kahveden daha çok doldurduğunda yanına oturdum ışıltılarına bakarak. Gözlerimi ondan ayırmadan kahvemi sehpaya bıraktım ve gözlerini örtmeye çalışan saçlarını geriye atarak dudaklarına yapıştım. Tüm alarmlara ve sinyallere rağmen, tenim burnunun dikine gidip, koku seçimini yapmıştı. Baharı da, mayhoş çiçekleri de sevmiştim. Önce itti beni, “Ne yapıyorsun?” dedi, bense “Sus” dedim. Sustuk. Böylelikle sözsüz anlaşmanın sonuna geldik, dudaklarımız kenetlendi ve zihinlerimiz dünyaya dair, gerçekliğe dair her şeye kapandı. Seviştik. Hata olduğunu bilerek, kapının kızgınlıkla kafasını öte tarafa çevirmesine aldırmayarak seviştik.

Her şey bittiğinde, haz geçtiğinde bize kalan yalnızca pişmanlık ve yerlere saçılmış giysilerimizdi. Mahcubiyet ve pişmanlık kahve kokusunu bastırarak üzerimize sindi. Her şeyi başlatan ben olsam da ona bir şey vaat edemeyeceğimi fark ettim, o ise sessizdi; belli ki iyice kafası karışmıştı. Benim biten ilişkim, onun bitmekte olan ama bitememiş ilişkisi arasına kara kedim oturdu. Üzerimizde dolanan pişmanlık ve mahcubiyet öyle yoğundu ki, kediye dokunmaya kalksak ellerimiz birbirimize değer ve tekrar kirleniriz sandık. Uzaklaşmamız için bir neden lazımdı bir sigara yaktım. O ise suskunluğunun ardına sığınmış haliyle sigaradan rahatsız olup geriledi. Böylelikle ikimizin sessiz dileğini tepsiyle ortaya sunmuş oldum.

Sessizliğimiz öyle derindi ki, düşmeye başlasak yere çarpmak için yalvarmaya başlardık. Dudakları kımıldandı önce ancak ses çıkmadı. Boğazını temizleyerek “Ben… Gitsem iyi olacak” diyebildi. Benimse söyleyebilecek tek sözüm yoktu, sustum. Yüzüme bakmaksızın koltuktan kalktı ve hızlıca giyindi. Kapı ikimize de yargılayarak baktı bir süre. O tam çıkacakken saçmaladım; “Bak kendimi tutamadım ama sana verebileceğim bir şey yok. Bugünü unutalım” dedim. Bunu söylerken yüzüm televizyona dönük, koltukta oturmuş sigaramı içiyordum. Kapıya doğru ilerlerken sözlerim sırtına çarpınca durdu. Arkası dönüktü, yüzünü dahi dönmeksizin; “Ne oldu ki bugün?” dedi ve kapıya yöneldi. Durur, döner ya da son bir kez bakar diye umdum; keşke değil de belkidir diye umdum ama bakmadı. Yargılayan kapıyı hızla çekerek beni kara kedim, kendi ellerimle ördüğüm kafesim ve sessizlikle baş başa bıraktı.

Korkularımın ardına saklanırken, umudun aralık kapısını böylelikle kendi ellerimle kapadım. Kapı “Doğrusu bu” dedi, omuz silktim kapıya. Kedim biraz önce seviştiğimiz koltuğa uzanıp kendini yalamaya başladı, dünya umurunda değildi. Gece yaklaşırken, yeni gün gelirken, karanlık pişmanlıkların üzerini sıkıca örterken, değişim hikâyem başladığı gibi böylelikle bitti. O herhangi günden sonra, bir daha pencereye yaklaşıp temiz havayı çekemedim içime. Ölü güvercinleri gömmeyi başkalarına bıraktım ve o çay bahçesindeki o masa zihnimde hep boş kaldı. Günler geçti, aylar geçti hatta yıllar geçti ama kapım beni hiçbir zaman affetmedi.

Nouvart | 29.12.2017

Gizem Şimşek Kaya

İstanbul doğumludur. Marmara Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nden mezun olan Şimşek, yüksek lisansını İstanbul Kültür Üniversitesi İletişim Tasarımı Anabilim dalında ve doktorasını Marmara Üniversitesi Radyo-TV, Sinema Anabilim dalında “Sinemada Korku Ve Din: 2000 Sonrası Amerikan Ve Türk Filmlerinde Cin Unsurunun Çözümlemesi (Eleştirel Kuram Ve Göstergebilimsel Metodoloji Çerçevesinde)” adlı teziyle tamamlamıştır. Sinemada eleştirel kuram ve inançlar, Türk korku sineması, sinema ve halkbilim üzerine çalışmalar yapmakta olup bu konular üzerine birçok ulusal ve uluslararası yayını bulunmaktadır.