BULLET TRAIN (2022)

“Bir Tutam Kader, Bir Tutam Tesadüf, Bolca Aksiyon…”

Kôtarô Isaka’nın Japonya’da çok satan romanı “Maria Beetle”dan uyarlanan Bullet Train, Türkiye’de gösterime girdiği adıyla Suikast Treni filminin yönetmen koltuğunda Atomic Blonde (2017), Deadpool 2 (2018), Fast & Furious Presents: Hobbs & Shaw (2019) gibi aksiyon filmlerinin de yönetmenliğini yapmış olan David Leitch oturuyor. Isaka’nın romanından Zak Olewicz tarafından senaryoya uyarlanan filmin görüntü yönetmenliğini Jonathan Sela üstlenmiş. Müzikleri Dominic Lewis imzası taşıyan filmin oyuncu kadrosunda ise Brad Pitt, Joey King, Aaron Tylor-Johnson, Brian Tyree King, Andrew Koji, Hiroyuki Sanada, Michael Shannon, Sandra Bullock, Bad Bunny gibi isimler bulunuyor.

Filmin konusunu en tehlikeli görevleri için bir hızlı trende denk gelen beş ayrı suikastçının hedeflerinin kesiştiğini fark etmeleriyle gelişen olaylar zinciri oluşturuyor. Ladybug isimli bir suçlu, kontrolden çıkan çok fazla işten sonra işini barışçıl bir şekilde yapmaya kararlı ancak bir o kadar da şanssız bir suikastçidir. Ladybug’un son görevi ise onu dünyanın en hızlı treninde dünyanın dört bir yanından bağlantılı, ancak birbiriyle çelişen hedeflere sahip ölümcül düşmanlarla bir çarpışma rotasına soktuğundan, kaderi bir anda değişmeye başlar. Kaderin çizgisi, günümüz Japonya’sında bu kesintisiz heyecan yolculuğunda sadece bir başlangıç olacaktır.

Öncelikle filmin uyarlandığı roman Türkiye’de yeni yayımlandığı ve henüz okuma fırsatım olmadığı için edebiyat-sinema uyarlaması konusunda herhangi bir noktaya değinemeyeceğimi üzülerek belirtirim.

Film tam anlamıyla gerilim ve eğlencenin iç içe ilerlediği yapısıyla izleyiciyi tamamen içine çekmeyi başarıyor. Bir Quentin Tarantino filmini anımsatır şekilde özellikle karakterlere odaklanan filmde yer alan Baba, UğurBöceği, Limon ve Mandalina, Prens, Kurt, Eşek Arısı, Beyaz Ölüm ve Yaşlı karakterlerinin tam olarak kült olabilecek kişilikler olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Filmin eğlence kısmı Uğur Böceği ve Limon karakterlerinin diyalogları ve mizansenleri üzerinden verilirken; aksiyon ise tüm karakterlere yayılmış durumda. Özellikle Limon karakterini canlandıran Brian Tyree King’in içinde bulundukları tren mekânının etkisini de pekiştirecek biçimde Thomas the Tank Engine animasyonu üzerinden insan ve dünya analizleri ile Pulp Fiction (1994) filminde Jules Winnfield karakterini canlandıran Samuel L. Jackson’ın İncil göndermelerinin benzerliği de yönetmen Leitch’in Tarantino’ya saygı duruşunun en önemli kanıtı olarak karşımıza çıkıyor.

Gerilim peşi sıra yaşanan ölümler ve bu ölümlerin çözülmesinin yanı sıra bu tür filmlerin olmazsa olmazı içi para dolu bir çantanın etrafına yayılıyor. Japon kültüründe yer alan ve korku türünden romantik filmlere değin neredeyse her filmin içerisine yerleşmiş olan huzursuzluğun ve rahatsızlığın ruhu derinden etkileyebileceği, kişinin ruhu huzursuz öldüğünde lanetle dönebileceğinden yola çıkan “intikam” öğesi bu filmin de temelinde bulunuyor. Bir intikam hikâyeleri kesişme kümesi olan filmin tüm oyuncularının performansı göz dolduruyor. Aynı zamanda filmde sıklıkla karşımzıa çıkan tesadüfler ve filmin geneline yayılan kader temasının da Japon kültüründeki yeri düşünülürse bu iki kavramın filmin gerçekçi dokusunu fazlasıyla güçlendirdiği söylenebilir. Yönetmen Leitch, önceki aksiyon filmlerindeki deneyimlerini fazlasıyla bu filme aktararak Atomic Blonde (2017) ile Deadpool 2 (2018)’nin blenderda karıştırılmış halini adeta bir Tarantino evreninde sunmayı başarıyor.

Cassandra Crossing (1976)’da yaşanan öldürücü salgının zombie salgınına dönüştüğü Train to Busan (2018) sonrasında trenin mekân olarak kullanıldığı, yine aksiyonun izleyicinin peşini bırakmadığı en iyi yapımlardan birinin Bullet Train olduğu da rahatlıkla söylenebilir.

Sonuç olarak Bullet Train; son doz aksiyon ve arada biraz kahkaha için en iyi seçenek olarak sinemaseverleri sinemaya çağırıyor. Özellikle Japon Sineması ve aksiyon severlerin gösterimdeyken kaçırmaması şiddetle tavsiye edilir! Film biter bitmez koltuğundan ayrılmayan dikkatli sinema severleri ise film açısından kritik bir düğümü içeren bir sahnenin beklediğini de not olarak düşelim…

Gizem Şimşek Kaya

İstanbul doğumludur. Marmara Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nden mezun olan Şimşek, yüksek lisansını İstanbul Kültür Üniversitesi İletişim Tasarımı Anabilim dalında ve doktorasını Marmara Üniversitesi Radyo-TV, Sinema Anabilim dalında “Sinemada Korku Ve Din: 2000 Sonrası Amerikan Ve Türk Filmlerinde Cin Unsurunun Çözümlemesi (Eleştirel Kuram Ve Göstergebilimsel Metodoloji Çerçevesinde)” adlı teziyle tamamlamıştır. Sinemada eleştirel kuram ve inançlar, Türk korku sineması, sinema ve halkbilim üzerine çalışmalar yapmakta olup bu konular üzerine birçok ulusal ve uluslararası yayını bulunmaktadır.