HÜDDAM’IN SOYU: MARİD CİNLERİ (2022)

“İsmiyle Benzese de İçeriğiyle Ayrışıyor…”

Apollon Film yapımcılığında Zonguldak’ta çekilen Hüddam’ın Soyu: Marid Cinleri filminin yönetmen koltuğunda Katre (2017) ve Azubel (2021) filmlerinden oyuncu olarak anımsadığımız Mert Uzunmehmet ilk uzun metraj çalışmasıyla oturuyor. Senaryosunu da yönetmen Uzunmehmet’in kaleme aldığı filmin görüntü yönetmenliğini Bilal Aksoy üstlenmiş. Filmin oyuncu kadrosunda ise Mihca Kılıç, Yeşim Gedik, Tufan Özün, Cengiz Çağlayan gibi isimlerin yanı sıra küçük bir rolle Ehrimen: Kanlı Yol (2021) ve Kara Neme: Gelin Deresi (2022) filmlerinin yönetmeni Kemal Danacı da bulunuyor.

Filmin konusunu bir dans öğretmeni olan Hakan’ın, ailesinden miras kalan eski bir vazoda Marid kabilesinden bir cinin mühürlendiğini öğrenmesiyle gelişen olaylar oluşturuyor. Hayatını dans öğretmeni olarak geçiren Hakan’ın hayatı, ev ile dans okulu arasında gerçektedir. Bir gün babaannesini kaybeden Hakan, onun eşyalarını kendisine miras bıraktığını öğrenir. Eşyaların arasında yıllar önce yaşayan ve Hüddam olan büyük babasına ait olan bir vazo da vardır. Cinler ile iletişim kurabilen Hüddam, vazonun içerisine büyü ile Marid kabilesinden bir cini mühürlemiştir. Büyüyü sadece Hüddam’ın kanından biri çözebilmektedir. Vazonun gizeminden bihaber olan Hakan, cinlerin kendisine kurduğu tuzaklarla mücadele etmek zorunda kalır.

Çekim kalitesinden ışık kullanımına değin amatör yapımlar arasından daha ilk bakışta başarıyla sıyrılan filmin mekân kullanımları ve sanat yönetimi de benzer yapımların üzerine çıkmayı başarmış. Havas alimini canlandıran karakterin insanüstü makyajı ve kullandığı malzemelerin antika olması da gerçekçiliği öne çıkaran unsurlar arasında sayılabilir. Son zamanlarda neredeyse tüm yerli korku filmlerinde karşımıza çıkan drone çekim, bu kez bir aracın orman yolundaki ilerleyişini göstermek yerine ana karakterin ıssız bir yerdeki kaçışı ve şehir içinde yolda yürüyen karakterler için kullanılmış; drone çekimleri ise diğer sahnelerin çekimlerinde kullanılan kameralara benzer kaliteye sahip olduğu için de, birçok benzer yerli yapımda karşımıza çıkan ışığı yetersiz piksellerine ayrılan görüntülerden kendine farklı bir yer edinmeyi rahatlıkla başarıyor. Filmin baş karakteri Hakan’ı canlandıran Mihca Kılıç yer yer performansını düşürse de, yine benzer yapımlarda karşımıza çıkan yapay oyunculuk problemine bu filmde rastlamadığımızı söyleyebiliriz. Zira yer yer düşen performansı haricinde Mihca Kılıç’ın ve diğer karakterlerin oyunculuklarının gerçekçi olduğu aşikâr. Yine benzer yerli yapımlarda karşımıza çıkan senaryo aksaklıkları, mantık hataları gibi teknik sorunlar bu filmde karşımıza çıkmıyor, aksine bu tür noktalar titizlikle senaryodaki diyaloglarda açıklığa kavuşturulacak ve izleyiciyi aydınlatacak biçimde yerleştirilmiş. “Kaynım bana kaydı” büyüleri yerine Süleyman Peygamber’e ait hikâyelerde bahsi geçen ve Binbir Gece Masalları’na da konu olan cin ve vazo efsanesinin seçilmiş olması da filmi diğer yapımlardan ayıran başka bir özellik olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca filmin sanat değeri taşıdığını gösteren başka bir unsur ise James Abbott McNeill Whistler’ın 1871’de yapmış olduğu “Whistler’s Mother” isimli tabloyu referans alarak tasarladıkları sahnelerin de filmde yer alması.

Filmin handikaplarına değinecek olursak; cinlerin hapsedildiği vazo için bir dönem herkesin evinde bulunan Çin menşeili bir vazonun tercih edilmesi, sanat yönetiminde puan kırılmasına; oyuncuların performanslarının zaman zaman düşmesi de bazen akışın ritminin düşmesine neden oluyor. Ancak bunları filmin nazar boncukları olarak görmek mümkün. Bunlara ek olarak, her ne kadar hikâyeyi doğrudan yansıtabilen bir tercih olsa da daha önce çekilmiş hem Hüddam (2015) hem de Marid (2019) isimlerinde filmlerin olması; bu filme seyircinin başta burun kıvırmasına neden olabilecek bir handikap.

Sonuç olarak Hüddam’ın Soyu: Marid Cinleri; son zamanlarda karşımıza çıkan benzer amatör yapımlardan sanat yönetiminden kamera ve ışık kullanımına değin birçok yönüyle sıyrılmayı başaran ve senaryosuyla ayrışmaya da özen gösterdiğini ilk sahnelerdeki diyaloglarıyla da izleyiciye veren sınıfı geçen bir yerli korku filmi olmayı başarıyor.

Gizem Şimşek Kaya

İstanbul doğumludur. Marmara Üniversitesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nden mezun olan Şimşek, yüksek lisansını İstanbul Kültür Üniversitesi İletişim Tasarımı Anabilim dalında ve doktorasını Marmara Üniversitesi Radyo-TV, Sinema Anabilim dalında “Sinemada Korku Ve Din: 2000 Sonrası Amerikan Ve Türk Filmlerinde Cin Unsurunun Çözümlemesi (Eleştirel Kuram Ve Göstergebilimsel Metodoloji Çerçevesinde)” adlı teziyle tamamlamıştır. Sinemada eleştirel kuram ve inançlar, Türk korku sineması, sinema ve halkbilim üzerine çalışmalar yapmakta olup bu konular üzerine birçok ulusal ve uluslararası yayını bulunmaktadır.